Trafalgar’a giderken aldı da bir yağmur!

Bir Mark Gatiss projesi olarak 2010 yılında hayata dönen modern Sherlock Holmes serisi, şüphesiz ki Doctor Who’nun baş yazarı Steven Moffat elinin dokunmasının izlerini taşıyor. Benedict Cumberbatch’in Sherlock Holmes, Martin Freeman’ın John H. Watson rollerinde yer aldığı dizide Sherlock Holmes bildiğimizin aksine kredi kartı, cep telefonu, laptop gibi cihazlar kullanırken, John Watson yazılarını blogunda topluyor. Klasik serilerden bildiğimiz Lestrade, Mrs. Hudson ve Irene Adler karakterleri de modern zamanın gereklerine yakışır şekilde dizide yerlerini alıyor.

Dizi hakkında ufak bir bilgi verme ihtiyacı hissettim kendimi. Bu yazının ulaşacağı kitle zaten Sherlock izleyicisi; ama olsun adettendir. 3 sezonu yayınlanan dizinin geçen gün özel bir bölümü yayınlandı. Dün gece izleme fırsatı bulabildim. Ufak bir flashback sürüsünden sonra bölüm asıl olması gereken yere geldi, yani 1800’lerin sonundaki, yani Victoria Devri’ndeki zamanlarına ulaştı. Bu aslında benim ilk başta istediğim bir şeydi. Çünkü modernize edilmiş Sherlock Holmes’un bazı hâl ve hareketleri baya canımı sıkıyordu. Fan kulüpleri, röportajlar falan. Garip gelmişti, alışık olmadığımdan sanırım.

Doctor Who izleyenler fark etmiş olacaklardır, bölüm buram buram Steven Moffat kokan bir bölümdü. Son ana kadar paranormal bir şeyin olabileceğine inandıran, fakat açıklamalarla bunun aslında nasıl yapıldığını gösteren, gizem bulunduran, sosyal mesaj içeren bir bölümdü. Moffat efendi Doctor Who’nun 8. sezonunu harcadı, fakat bu harcamanın sebebini Sherlock’a verilen ağırlık olarak düşünürsek boşu boşuna harcanmış bir zaman olduğunu fark edeceksiniz. Bildiğin koca sezonu yemiş Moffat efendi(burada sinirlenip yazıyı kapattım, sonra Nil ve Merve’nin gazabına uğrayıp geri döndüm).

Bölüm boyunca gözümüze sokulan bir Reichenbach Şelalesi(ya da Düşüşü[Fall: isim olarak şelale, fiil olarak düşmek]) var. Reichenbach’ın önemi nedir peki? Sherlock’un baş düşmanı(arch-enemy, nemesis) James Moriarty ile beraber düştüğü şelaledir Reichenbach. Düşüş ve şelale. Moffat çok seviyor böyle şeyleri. Örneğin(DİKKAT SPOİLER UYARISI) Doctor Who’da, Doktor’u durdurmak isteyen yapılanmanın adı Silence(Sessizlik) ve mottoları “Silence will fall”(Sessizlik yayılacak). Bir sırrı ortadan nasıl kaldırırsın? Sırrı taşıyan kişiyi öldürerek ve böylece sessizlik yayılır.(SPOİLER SONU) 

Bölümde kadın haklarına yönelik de bir kısım vardı ki, Mycroft ve Watson’ın diyaloğu durumu harika bir şekilde özetledi.

Mycroft: İngiltere’yi tehdit eden bir kısım var.
Watson: Sosyalistler mi?
Mycroft: Hayır.
Watson: Anarşistler mi?
Mycroft: Hayır.

Watson: Bu grup hakkında bize bilgi vermeden onları nasıl yenmemizi planlıyorsun?
Mycroft: Çünkü onları yenmeyeceğiz. Çünkü onlar haklı, biz haksızız.

Bu diyaloğu çok önemli buluyorum çünkü verilmek istenen mesaj tam olarak bu diyalogda gizli. Neyse izlemek isteyenler, izlediklerinde fark edeceklerdir zaten. Açıkçası biraz hızlı bir bölümdü. Bölümün başında çok güzel şeyler vardı ortalara doğru azaldı, garip bir hâl aldı. Fakat sonu gene güzeldi. Hangisi rüya sekansı hangisi gerçek birbirine girdi. (MİNİCİK SPOİLER) Hele ki John Watson’ın Moriarty’yi uçurumdan attığı sahnede gülmekten karnıma ağrılar girdi(MİNİCİK SPOİLER SONU).

Çok dağıttım toparlayayım, modernize edilmiş Sherlock Holmes beni replik ve çekim bakımından tatmin etse de, birkaç sıkıntısı hâlâ var. Bunu geçmişe giderek düzeltmeye çalışman gözümden kaçmadı Moffat 😉 Sherlock’un hep kullandığı tümevarımın kullanılmaması da beni açıkça sinir etti. İngiliz dizilerindeki yükselişi, Martin Freeman’ı ilgiyle izliyorum. Siz de izleyin.

Bir de Mark Gatiss asla şişman olmasın o ne öyle ya…

Advertisements
Posted in yazılama | Leave a comment

Fatima Spar – Kibirli Ceviz

Posted in müzikli karşılama | Leave a comment

“seveceksin, çok seveceksin”

hayat var

Posted in yazılama | Leave a comment

190076-28

Şule, Jale Selma ya da Berna

Kitapta tam bu sahneyle ilgili bölüm vardı; fakat hangisindeydi hatırlayamadım.

edit: ulan Şule sadece ikinci kitapta var, benimki de kafa işte.

Posted in yazılama | Leave a comment

“Sevgili Bilge, bana bir mektup yazmış olsaydın, ben de sana cevap vermiş olsaydım. Ya da son buluşmamızda büyük bir fırtına kopmuş olsaydı aramızda ve birçok söz yarım kalsaydı, birçok mesele çözüme bağlanamadan büyük bir öfke ve şiddet içinde ayrılmış olsaydık da yazmak, anlatmak, birbirini seven iki insan olarak konuşmak kaçınılmaz olsaydı. Sana, durup dururken yazmak zorunda kalmasaydım. Bütün meselelerden kaçtığım gibi uzaklaşmasaydım senden de. İnsanları, eski karıma yapmış olduğum gibi, büyük bir boşluk içinde bırakmasaydım. Kendimden de kaçıyorum gibi beylik bir ifadenin içine düşmeseydim. Bu mektubu çok karışık hisler içinde yazıyorum gibi basmakalıp sözlere başvurmak zorunda kalmasaydım. Ne olurdu, bazı sözleri hiç söylememiş olsaydım; ya da bazı sözleri hiç söylememek için kesin kararlar almamış olsaydım. Sana diyebilseydim ki, durum çok ciddi bilge, aklini basına topla. Ben iyi değilim bilge, seni son gördüğüm günden beri gözüme uyku girmiyor diyebilseydim. Gerçekten de o günden beri gözüme uyku girmeseydi. Hiç olmazsa arkamda kalan bütün köprüleri yıktım ve simde geri dönmek istiyorum, ya da donuyorum cinsinden bir yenilgiye sığınabilseydim. Kendime, söyleyecek söz bırakmadım. Kuvvetimi büyütmüşüm gözümde. Aslına bakılırsa, bu sözleri kullanmayı ya da böyle bir mektup yazmayı bile, ne sen ne ask ne de hiçbir şey olmadığı günlerde kendime yasaklamıştım. sen, ask ve her şeyin olduğu günlerde böyle kararlar alınamazdı. Yasamış birinin olu yargılarıydı bu kararlar. Simdi her satiri, bu satiri da neden yazdım? Diyerek öfkeyle bir öncekine ekliyorum. Aziz varlığımı son dakikasına kadar ayni görüşle ayakta tutmak gibi bir görevim olduğunu hissediyorum. çünkü baksa turlu bir davranışım, benimle küçük de olsa bir ilişki kurmuş, benimle az da olsa ilgilenmiş insanlarca yadırganacaktır. oysa, sevgili bilge, aziz varlığımı artık ara sıra kaybettiğim oluyor. Fakat yaralı aklim, henüz gidecek bir ülke bulamadığı için bana donuyor şimdilik. Biliyorum ki, bu akil beni bütünüyle terk edinceye kadar gidip gelen aziz varlık masalına kimse inanmayacaktır. Bazı insanlar bazı şeyleri hayatlarıyla değil, ölümleriyle ortaya koymak durumundadır. bu bir çeşit alin yazısıdır. Bu alın yazısı da başkaları tarafından okunamazsa hem olunur ve hem de dünya bu olumun anlamını bilmez; bu da bir alın yazısıdır ve en acıklı olanıdır. Bir alin yazısı da olumun anlamını bilerek, ona bu anlamı vermesini beceremeden ölmektir ki, bazı müelliflere göre bu durum daha acıklıdır. ben ölmek istemiyorum. Yasamak ve herkesin burnundan getirmek istiyorum. Bu nedenle, sevgili bilge, mutlak bir yalnızlığı mahkûm edildim. (insanların kendilerini korumak için sonsuz düzenleri var. Durup dururken insanlara saldırdım ve onların korunma içgüdülerini geliştirdim.) hiç kimseyi görmüyorum. Albay da artık benden çekiniyor. ona bağırıyorum. (bütün bunları yazarken hissediyorum ki, bu satırları okuyunca bana biraz acıyacaksın. Fakat bunlar yazı, sevgili bilge; kötülüğüm, kelimelerin arasında kayboluyor.) gecen sabah erkenden albayıma gittim. Bugün sabahtan aksama kadar radyo dinleyeceğiz, dedim. Bir sure sonra sikildi. (insandır elbette sıkılacak. Benim gibi bir canavar değil ki.) bunun üzerine onu zayıf bulduğumu, benimle birlikte bulunmaya hakki olmadığını yüzüne bağırdım. (ben yalnız kalmalıyım. Başka çarem yok.) bazen Nurhayat hanım’a gidiyorum; karşılıklı susarak oturuyoruz. Konuşmamak ne iyi, bir bilsen. İnsan elbette konuşmak istiyor; dert yanmak, hakli çıkmak istiyor. Fakat kelimeleri insana ihanet ediyor, insan kendine ihanet ediyor. Kendinden nefret ediyor. Dul kadın iyi: bana kahve pişiriyor, sigaramı yakıyor. Onun yanında biraz huzura kavuşuyorum. Pilleri, kutusundan büyük bir radyosu var; onu dinliyoruz. Nurhayat hanim sıkılmıyor. Bazen dul kadının evinde, bir iki söz ettiğim oluyor: kendi kendime konuşur gibi. Nurhayat hanim hiç söze karışmaz; aman iste biri konuşmağa başladı varlığını ortaya koydu, dur ben de bir şeyler söyleyeyim kişiliğimi göstereyim gibi küçük çabalamalar içinde değildir dul kadın. Onunla oyunlar dinliyoruz radyodan. Yıllardır sesleri değişmeyen, fakat adları farklı olan oyuncuların piyesleri; ayni heyecanlı titreşimler, ayni yükselip alçalmalar. Sanki yıllardır şurup giden uzun bir oyunu parça parça oynuyorlar. Kahkahalar atıyorlar – çocukluğumdan beri dinlediğim kahkahalar. ayni kapıları yıllardır açıp kapıyorlar. Ayni güç durumlarda kalıyorlar. Yavaş konuş bizi duyacak diyorlar, siz burada ne arıyorsunuz bakalım diyorlar. Ben yalnız sesleri dinliyorum, anlamlarla ilgili değilim. Kuş sesi dinleyerek huzur duyanlar varmış; onlar gibiyim…”

Posted in yazılama | Leave a comment

Ahmet Aslan – Susarak Özlüyorum

Posted in yazılama | Leave a comment

Radiohead – Nude

Posted in yazılama | Leave a comment