Kuyunun Dibi

Dipsiz bir kuyunun dibinde üç kişiyiz, üçümüz de kurtulmak istiyoruz. Bu konuda hem fikiriz. Kuyuya düşme sebeplerimiz ayrı sadece. Biz bu kuyuya düşmeyi hak etmedik… Biz çok iyi değiliz, bize bu kuyu bile haram, biz var ya biz, ah anlatsak size bizi. Bizi anlatmaya başlamak için önce birbirimize anlatmamız lazım bizi. Biz de bizi anlattık sizin için.

Birincisi, eski bir camcı. Zamanında bir kadına vurulmuş, anlatıyor:

“Çiftehavuzlar’da camcılık yapıyordum. Bir gün bizim sokaktan bir ay parçası geçti. Nasıl anlatayım sana, saçları simsiyah çok bakarsan etraf kararır, korkarsın bakmaya. Gözleri dipsiz birer kuyu, arada bir parlar; ama uçsuz bucaksız bir kuyu, kendini kaybedersin içinde. Adımını her atışında kalbimin her telinin zangır zangır titrediğini bilirim. İçim giderdi, hele bir gün bana bir baktı ki, öyle bir bakmak yoktur âlem-i erbahta. Ne zaman aklıma gelse, iki nefeste bitiririm içtiğim sigarayı. Neyse, bir gün kendimi cesaretlendirip karşısına dikildim. Afalladı tabii beni karşısında dimdik, sopa yutmuş gibi görünce. Bir şey de diyemedim. Boş boş baktım suratına. Ufak bir ‘Iıh’ sesi çıkınca benden, öyle bir tokat aşk etti ki, tüm organlarım hep bir ağızdan bağırdı ‘Vur laan! Bir daha vur yaradan Allah aşkına!’ diye. Kalakaldım öylece, Üsküdar’da ağabeyim var yanına gittim akşam. Sofra kurduk, bir iki üç derken dubleler, kalktım ayağa bir ‘Heeeeeeeyt!’ çektim ki, o an eminim Çiftehavuzlar’a kadar gitmiştir sesim. Bardağı aldığım gibi cama savurdum. Cam tuzla buz, kader demeye dilim varmıyor; ama kadere bak aşağıdan mahallenin Hacı Dede’si geçiyormuş… Mahalleli apar topar, biz sarhoşlar ağır aksak hastanenin yolunu tuttuk. Dede gidici, fena girmiş cam. Abim ‘Uza lan hemen uza uza!’ diyerek beni taksiye doğru sürükledi. Ne olduğunu anlamadan kendimi Beykoz’da buldum. Bir süre oralarda tanıdıklarda saklandım. Ama ortalık yatışmadı, Hacı Dede sizlere ömür, çekti cavlağı. Sonradan duydum mahallede arkamdan laf ediyorlarmış ‘Din düşmanıymış bu, Hacı’yı özellikle seçmiş, solcuymuş.’ diye. Sinirlendim, mahalleye gittim. Bir kere elimiz değdi al kana, durur mu bu saatten sonra? Bağırdım gene ‘Heeeeeeeeyt!’ diye mahallenin ortasında. Kafamı bir çevirdim ki ne göreyim, ay parçası bana bakıyor şaşkın şaşkın. Yıllarca ecelim olacak elleri, bir sünepenin ellerinde. Sakince gittim bu sefer yanına ‘Ulan şu sünepe yüzünden mi bana tokat attın be?’ diyebildim. İkinci tokadı da o zaman nakış gibi işledi sağ yanağıma. Dükkâna koştum, eğik duran camlara bir tekme savurdum. Kırıklardan birini elime aldığım gibi gerisin geri koşup, sünepenin boğazına sapladım elimdeki cam parçasını. Bembeyaz gözlerinden öyle bir yaş süzüldü ki ay parçasının, anlatamam. Heykel gibiydi, duruyordu, ama ağlıyordu. Hiçbir şey yapamadı, hiçbir şey yapamadım. Polisler gelip beni alana kadar hiçbir şey yapmadan öylece yerde cansız yatan sünepeye baktık durduk. Buraya gelince, dedikodulardan solcuların yanına koydular beni. İlk geldiğimde hayatımda hiç duymadığım bir adamın adını sordular. Dedim ‘Ben sadece Alman Mark’ını bilirim başka Mark yok bende.’ Giriş dayağını böylece attılar. Sonradan sonraya öğrettiler ama hepsini, sağ olsunlar. Az kaldı çıkmama, Çıkınca bizim solcu gençlere bakınacağım mahallede. Gelsinler her ay aidat vereceğim, iyi bir şey uğruna çalışıyorlar kardeş. Dükkânıma afiş de astırırım gerekirse. Mahallede de yardımcı olurum. Düşünsene koskoca bir dünya sadece insan olacak, Türk Kürt diye ayrılmayacak insanlar. Sınırlar olmayacak, herkes eşit yaşayacak aç kalmayacak kimse. Savaş olmayacak, kan akmayacak. Ürettiğin kadar kazanacaksın. Herkes üretecek ama. Ben eskiden çalışanla çalışmayan aynı maaşı alacak sanıp kızardım bu solculara. Öyle değilmiş, çalışacaksın hakkını alacaksın. Hakkından fazla alana yer yokmuş. Haksızlık diye bir şey olmayacakmış. Çıkınca onu arayacağım. Gidip diyeceğim ‘Özür dilerim, gençtim, salaktım, pişmanım, ecelin oldum ya ben senin, ellerin de benim ecelim oldu.’ diyeceğim…”

Birer sigara yakıyoruz kuyunun dibinde. Kuyunun bekçisi sinirleniyor sigara yakmamıza. Biz inadına içiyoruz. O kızdıkça daha bir hırsla çekiyoruz nefesi. Sanki ona nispet yapar gibi içiyoruz. O içemiyor ya, kızgınlığı ondan. Yoksa sigara içen biri sigara içen birine neden kızsın?

İkincisi, âlemin bitirimlerinden… Onunki biraz daha farklı bir hikâye:

“Mahallemizde bir abi vardı, kıyak bir abiydi. Hırsızdı, ustamdı, bana bildiklerimi o öğretti; ama bunu iş hâline getirmiş biri değildi, ihtiyacından çalardı, raconu böyleydi. Hem daha sonra yerine ne çaldıysa misliyle koyacak kıvama geldi, baya janti oldu. Koydu da inanır mısın? İnsanoğlu böyle işte… Kimisi çok çabuk unutur yaptıklarını, kimisi de yıllarca boynunda tasma misali taşır yaşadıklarını. Ustamla biz boynumuzda taşıdık her şeyimizi. Yaftalarımızı da, sevdalarımızı da, acılarımızı da… Ustamın bana ilk öğrettiği şey buydu. ‘Yaptıklarını unutmayacaksın. Unutursan, tekrar yapmaya kalkarsın. Tekrar yapmaya kalkarsan yakalanırsın. Aynı şeyi iki kez çalmayacaksın. İnsan kalbini de iki kez çalmayacaksın.’ demişti. O an anlattığında pek bir şey anlamamıştım; ama insan yaşayarak öğreniyordu o zamanlar. Şimdi öyle mi? Her şeyi öğreniyor insanlar. Adama bir bakıyorsun aynı zamanda hem terzi hem marangoz hem demirci. Bizim zamanımızda öyle değildi işte. Bakkalın işini bakkaldan iyi kimse bilemezdi. Neyse dağıtmayayım. Beraber çok iş yaptık ustamla, âlemlerde ismimizden söz ettirir olduk. Özel sipariş aldığımız da olurdu; ama kabul etmezdik. Bir gün ustam bana ilk defa tek başıma iş yapma imkânı verdi. ‘Ustam hava soğudu, sırtıma ceket, ayağıma bir çift pabuç lazım, yardım et.’ dedim. Demez olaydım, tekmelemeye kalktı beni. ‘Ulan ben sana hiçbir şey öğretemedim mi lan! Gidip kendin çalacaksın, bu senin ilk işin olsun!” dedi. Evi mimledik, gözledik, ev uykuya dalınca girecektim. Bismillah çekip, su borusundan tırmandım ikinci kat balkonuna. Az kalsın balkondaki çiçekleri ezecektim. Ezseydim kendimi ikinci kattan atardım biliyor musun? Öyle severim çiçekleri. Ustam bir gün ‘Oğlum bir gün eğer, bir kadına çiçek vermek gelirse içinden, saksıda, canlı çiçek ver. Çünkü dalından koparıp verirsen bu gelip geçici bir heves olur, çiçeklerle beraber hem onun hevesi hem senin hevesin solar. Sonra ben ikinizi de dövmek zorunda kalırım. Anladın mı?’ demişti. O gün bugündür çok değer veririm saksıdaki, belediyenin parklara ektiği çiçeklere. Birisi koparmaya kalkarsa, şu Japon karateci neydi, onun gibi engel olurum koparmasına. ‘Git,’ derim ‘Saksıda al çiçeğini.’ Gider alır o da. Mahalleden bir kız vardı, Nilüfer. Zamanında ona çiçek hediye ettiydim saksıda. Bana anlamaz gözlerle bakmıştı. Ustama anlattığımda ‘Hele bir çiçekleri açsın, o zaman anlar ne demek istediğini, merak etme.’ dediydi. Neyse usulca girdim balkon kapısından içeri. Hiç unutmam o evi, hayatımda gördüğüm en güzel koltuklar o evdeydi. Herhalde on dakika kadar o koltukları izledim, sonra oturdum, keyfini çıkardım. Hatta bir ara televizyonu açıp izlemek bile geçti içimden, ama ustamın saka kuşu gibi ıslığını duyunca vazgeçtim. İşe koyuldum hemen vestiyerden ceketi alacaktım; ama bir sorun vardı. İki tane ceket var. Biri daha yeniydi. Eski olanı kaptım, çıktım evden. Tam balkona giderken önce bir şan sesi geldi, ardından gırtı, sonra cam bardak şan ve gırtıyı bir araya toplayıp kendisi dağıldı. Balkon kapısını açmaya bile fırsatım olmadan camdan aşağıya atladım. Bereket bir erik ağacı vardı, onun dalları beni, ben onun dallarını yaralayarak yeryüzüne kavuştum. Sonra bir şey oldu. Hani yıldırım düştüğünde önce ışık gelir, ardından sesi duyarız ya, sanki havada koca bir yarık açmışlar bıçakla, hava acı çekiyor gibi bir gürültü gelir. İşte hem ışık hem de gürültü aynı anda geldi. Koşuyordum; ama ben koştuğumu zannediyormuşum. Aslında yerimde çakılı kalmışım. Kalbim öyle atıyordu ki, ben hâlâ koşuyorum sanıyordum. Arkamı döndüm yavaşça, ustamı gördüm en son… Sonra bir sıcaklık, sanki sıcak bir duşa girmişim, yavaşça su döküyormuşum gibi üstüme; ama bu su biraz yavaş akıyor. Sanki yapışmış vücuduma ve yapışan yerler alev alev yanmaya başlıyor. Öyle bir şeydi işte olanlar. Ustamın elimdeki ceketi alıp kaçtığını hatırlıyorum en son. Sonrası kolumda kelepçe, hastanede uyandım. Başımda bir armalı bekliyor. Nilüfer geldi ziyaretime, elinde bir saksı, benim ona verdiğim saksı. Başucuma bıraktı, gözlerime baktı, gülümsedi. ‘Çiçek açtı biliyor musun? Çok iyi baktım. Şimdi bakma sırası sende.’ dedi. Anlamadım ilk başta. Başka bir şey demeden çıktı gitti Nilüfer. Sonra armalı da çıktı. O çıkınca saksıyı evirdim çevirdim, kart gördüm bir tane. Ustamdan! ‘Gece tetikte ol’ diyordu. Tetikte bekledim. Ustam, doktorların giydiği önlüklerle girdi odama. Armalıya doğru yaklaşıp kafayı yerleştirdi burnunun köküne. Ustam sayesinde erken taburcu oldum. O gece çaldığım ceketi de getirmişti ustam yanında. Sarıldık birbirimize, ceketi üstüme geçirip, saksımı da yanıma alıp kaçmaya başladık. Ciğerlerimiz ‘Eeeh yetti lan!’ diyene kadar koştuk ustamla. Sözleştik, birbirimizin aksi yönlere kaçacaktık. O kaçtı, ben kaçamadım. Yakaladılar, buraya düştüm. Saksım elimden kaydı düştü beni götürürlerken. Karanlıkta bir siluet gördüm. Koştu geldi aldı saksımı yerden. Sımsıcak koynuna bastırarak kayboldu arka sokaktan. Sonradan öğrendim ki Ustam baya zenginleşmiş, iş sahibi olmuş. Sağ olsun bana da bakar burada. Sigara getirir dışarıdan. Nilüfer’den haber getirir… Saksıyı alan Nilüfer’miş. Nasıl sevindim anlatamam. Az kalsın görüş günü erken bitiyordu benim sevincim yüzünden. Şimdi Nilüfer bakıyormuş çiçeğe. İyi bakar. Hele bir çıkayım da buradan, saksıdaki çiçeği de katık edip öpeceğim Nilüferi… Hele bir çıkayım da… İkisini de alacağım yanıma, gideceğiz bir lokantaya, ne yersek bizim ulan!”

Birer sigara daha öldürüyoruz kuyunun en dibinde. Sıra bana geliyor, ağzımın içine bakıyorlar ne anlatacağım diye. Başlıyorum anlatmaya:

“Ben bir yalancıyım. Yalan söylerim insanlara. Sürekli kandırırım insanları, gidecekleri yönün tam aksi yönüne gitmelerini sağlarım. Mesela bir araba geçer yanımdan, derim ki ‘Abi bence o yoldan gitme, çevirme var herkesi çeviriyorlar kim olduğun önemli değil kesiyorlar cezayı şuradan git.’ derim. Kendimi bildim bileli yalan söylerim. Ama sadece bu anlattıklarım gerçek, buna inanmalısın. Yoksa zaten gerçek olmaz. Doğduğumda başlamış her şey. Dört kardeşiz biz üç tanesi ablam, en küçüğüm yani ben. Bizimkiler hep erkek çocuk istemiş. Doğduğum zaman doktor şaka yapacağım diye, ‘Gene kız oldu Rasim Efendi.’ deyivermiş babama. Densiz herif yüzünden az kalsın kalp krizinden gidiyormuş babam. Neyse ki hastanede olunca çabucak kurtarmışlar ihtiyarı. Böyle başlamış benim yalanlarım. Mahallede bizim bir çete vardı. Soygun, kumar, uyuşturucu ne kadar pis iş varsa hepsi bunlarda vardı. Beni de yanlarına alıp yalan söylememden yararlanırlardı. Mesela soygun anında beni koyarlardı soygunun olacağı yerin dibine. Ben sonra yalancı şahitlik yapardım. Tek tanık ben olunca mecburen benim gösterdiğimi alırlardı içeriye.  Bir gün Beşiktaş’ta bir işe çıktık. Çetenin lideri Hayri Abi yanına çekti beni: “Koçum bak bugünkü iş çok mühim, sana çok rol düşüyor. O yüzden aman dikkat.” dedi. Ama demesine gerek yok, ben zaten işimin piriyim. Her zamanki gibi gelişti olaylar, bizimkiler çıktı ben kaldım. Polis gelince de olanları anlatıp suçu önceden belirlediğimiz kara kuru bir oğlana attım. Hayri Abi’nin yanına gittim, bana payımı verdi “Koçum senden bir isteğim daha var, bugün gittiğimiz dükkânın iki sokak altında Sırma Apartmanı var, 2. kattaki daireye gidip kapıyı açan kadına şu zarfı veriver.” dedi. Benim de işime gelirdi bu, Beşiktaş’tan Taksim’e çıkıp bir şeyler atıştırırdım hatta belki paramla içerdim bile; ama olaylar hiç beklediğim şekilde gelişmedi. Gittim apartmana, bir kadın açtı kapıyı Hayri Abi’nin dediği gibi; ama gözleri ağlamaktan şişmiş, normal bir günde karşılaşsam mermer beyazında olan yanakları kızarmıştı. Vuruldum o an, daha önce hiç böyle bir şeyle karşılaşmamıştım. Hani hep derler ya, böyle midemde kelebekler uçuştu diye, benim öyle olmadı. Göğsümde filler tepindi, nefesim kesildi. Ellerim titreyerek uzattım zarfı. Almadı, ısrarla uzattım. Çok abuk bir sahneydi. Kadın ağlıyor, ben kapıda bekliyorum, elimde zarf, kimse hareket etmiyor… Zarfı ayaklarının dibine bırakıp tek solukta deniz kenarına kadar indim. Her yanımdan alev fışkırıyordu, burnumdan çıkan nefesin burnumu yaktığını hissediyordum. Hani hasta olursun da etin daha bir hissettirir kendini, öyle bir şeydi işte. Aldığım, verdiğim nefesi bile çok ince ayrıntılarına kadar hissediyordum. Bir sigara çıkarıp yaktım boğaza karşı. Vapurlar son seferlerini tamamlarken ben diyeyim üç, sen de beş sigara içmişimdir. Artık soğuktan titreme vaziyetine gelene kadar bekledim orada. Sonra attım kendimi bir meyhaneye, Allah ne verdiyse. Sabah yüzümü yalayan bir köpek sayesinde uyandım. Deniz kenarındaki banklarda uyuyakalmışım. Dün geceyi hatırladım, onu hatırladım. Ağzımın içi çamur gibi olmuştu, aldırmadan bir sigara yaktım. O sırada o şişmiş gözleri bir daha gördüm uzaktan. Korktum, böyle bir güzellik karşısında insan daha ne yapar ki? Ben korktum ve kaçtım. Mahalleye girerken Cahit Dayım kolumdan tutup sürükleyip ‘Lan ne işlere bulaştıysan, Hayri ve çetesi efil efil seni arıyor. Çabuk uzaklaş, bir süre gelme mahalleye.’ dedi. Ne olduğumu anlamadan kendimi gene Beşiktaş’ta buldum. Cahit Dayım, bir gün rakı sofrasında kendiyle aynı isme sahip bir şairden dize okumuştu ‘Al getir ilk sevgiliyi Beşiktaş’tan/Yaşamak istiyorum gençliğimi yeni baştan’ diye o geldi aklıma biliyor musun? Neyse günü orada geçirdim, akşama doğru bankta boğazı seyrederken o geldi yanıma oturdu. Üşüyordu, üşüyordum… Ona doğru bakma cesaretini buldum kendimde. Güldü, yeryüzünde çiçekler açtı. Omzunun üstüne bir kuş kondu, adına andelib derlermiş, öyle güzel. Siyah saçlarının her bir teli bıçak gibi saplandı göğsüme. ‘Gel,’ dedi duyduğum en güzel sese sahip insan. Emre itaat eden asker gibi kalktım, yanında yürüdüm. Eve girdik, ateşle mi oynuyordum buzda mı yürüyordum, ikisinin arasındaki farkı bile kestiremeyecek durumdaydım. Oturduk birlikte, başını omzuma yasladı, gövdem gövdesine can oldu, ‘Gitme, kal burada.’ dedi. Gidemedim. Anlattı, ben dinledim. Suçu üstüne attığım kara kuru çocuk kardeşiymiş. O an lanet ettim kendime. Bir daha yalan söylemeyeceğime yemin ettim. Hayri çok zulmetmiş bizimkine. İstediği gece çat kapı gelir, birlikte olmaya çalışırmış. Bu durumlar devam etsin diye de para gönderirmiş. Hatta arada dövdüğü de olurmuş namussuz. Bir görseniz, dokunmaya kıyamazsınız, serçe gibi bir şey… Hani çok sıksan ölecek, az gevşetsen kaçacak öyle bir kadındı işte. Sabah erkenden çıktım, yanına da not bıraktım ‘Bekleme, belki gelirim.’ diye. Şimdi küfrediyorum kendime ‘Ulan adam akıllı bir veda bile etmedim!’ diye. Neyse, gitmeden Cemal Dayıma da haber verdim, evdeki 14’lüyü getir diye. Getirdi; ama verirken ‘Bak saçma sapan bir iş yapma, gençsin, gençliğine yazık’ dedi. Benim gençliğim zaten yanmıştı O’nu gördüğümde, dayımın haberi bile yoktu. Gittim Hayri’nin yanına, beni görünce ‘Lan puşt! Nerelerdesin sen? Basit bir işe gönderdik dönmedin geri? Nerelerdesin lan sen!’ diyerek salyalar saça saça üzerime geldi. 14’lüyü çıkarıp ilk Hayri’nin sonra geri kalanların midelerine yerleştirdim kurşunları. Sonra paşa paşa giderek en yakın karakola teslim oldum. Şimdi buradayım, mahkemede her şeyi tek tek yalansız anlattım, önceki işleri de, yalanlarımı da. Benim çıkışıma daha çok var; ama ola ki benden önce çıkacak olursanız, bir zarf vereceğim size, adresi biliyorsunuz zaten…”

Son sigaralarımızı da yakıp uyumaya hazırlanıyoruz artık. Gardiyan gelip son kez vuruyor kapıya:

“Lan vallaha cevherinizi sikerim sizin! Yatın zıbarın artık! Bu kuyudan çıkış yok size!”

Advertisements
This entry was posted in yazılama. Bookmark the permalink.

Yapıştır!

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s