Satmayacaktık O Toros’u

Takvimin Aralık’ı gösterdiği bir zaman diliminde kendimi bir arabanın kaputunun üstünde oturmuş bira içerken hatırlıyorum. Beyaz bir Toros’un kaputunun üstünde oturmuş bira içiyordum. Şimdi neden hatırlıyorum diye soruyorum kendime. Hatırlamaya çalıştığım başka bir şeydi. Babam, amcam, babannem ve dedemle beraber köye çilek toplamaya gittiğimiz o Ağustos sonunu hatırlamaya çalışıyordum. Emektar Toros’u yeni yakın satmış, yerine gıcır gıcır kırmızı bir ticari almıştık. Ne zaman memlekete gitsem babama “Satmayacaktık o Toros’u.” derim. Karda zincirsiz giden araba yerine vergisi fazla arabayı ne yapacaktık ki?

Bira içiyorduk, bıkkındık. Zülfü Livaneli yükseliyordu arabanın kaset çalarından. “Kardeşin duymaz, eloğlu duyar.” Kimse duymuyordu sesimi. Dalgalarla karışık, kırık bira şişeleri diziliyordu boğazıma. Dizilmesi için bir sebep yoktu oysa. Tam hatırlamıyorum, neydi derdim? Okul muydu? Ailevi miydi? Genel geçici bir sıkkınlık mıydı? Hiçbiri değildi bence. Bariz ergen sıkkınlığıydı benimki. Saçlarım kısaydı, kulağımın biri dışarıya doğru dönük yani kepçeydi. Hoş, hâlâ kepçe. Ama ben bunları hatırlamak istemiyordum. Ben saçlarımın kısa, kulağımın kepçe olduğu başka bir zamanı hatırlamak istiyordum. Yaz kuraklığının ortasında, sararmış köy otlarının arasında kızıl birer lamba gibi parlıyordu çilekler. İki tane kasaya atıyor, bir tane yiyordum. Dalından yeni koparılmış, hâlâ nefes alan sulu çileklerin tadı bir hafta gitmemişti boğazımdan. Ama ben bunları hatırlamak yerine üçüncü tombul şişeyi kayalıklarda parçalayışımı hatırlıyorum. Fıstığımız azalmıştı, bir de onu hatırlıyorum.

“Kimse sevmiyor lan bizi.”

“Siktir lan! Kendi adına konuş.”

“Kimse sevmiyor lan beni.”

“Ulan puşt ben sevmiyor muyum, annen, baban, ablan, kardeşin, ailen sevmiyor mu lan seni?”

“Sana bir şey soracağım.”

“Sor hadi.”

“Seni niye kimse dövmüyor lan? Hep böyle konuşuyorsun.”

Katıla katıla gülüyorduk. Garip bir şekilde kasvetli havayı -kahkahalarımız dışında tabii- dağıtan bir şey oldu. Akdeniz’de yaşayan bir çocuğun her seferinde garipsemesine yol açan sulusepken başladı. Ellerimizi havaya kaldırdık dua eder gibi. Filmlerde görürdük; kar yağınca insanlar böyle yapardı, avuçlarına taze kar taneleri dolardı. Bizim için kar, şehirden ya Kaş Yaylası’nda biriken ya da sulusepken olarak inen mucizevi bir şeydi. O yüzden avucumuzda birikir umuduyla devam ediyorduk elimizi yukarıda tutmaya. Fakat ben bunları değil, köy evinin yüz metre aşağısındaki çayın kenarında yaptığımız mangalı hatırlamak istiyordum. Ne garip şeymiş insanı hatırlamak istediği şeyi değil de bir başka şeyi hatırlaması.

Peki ne oldu? Hatırladım ne oldu? Hiçbir şey. O Aralık gecesi eve döndüm, herkes uyumuştu. Sallana sallana gittim odama. Dünya gereğinden çok hızlı dönerken uyuyakaldım. Uyumadan önce söylendim kendi kendime: “Satmayacaktık o Toros’u.” O Ağustos gününden sonra tek tük gittik köydeki eve. Daha sonra baraj yapılacağı, köydeki evin ve çilek tarlasının su altında kalacağını; ama devlet-i âli’nin bize Karaman’dan toprak vereceğini öğrendik. O gün eve dönerken çamura saplandı bizim gıcır araba. Zor bela çıkardık çamurdan. Giderken babama döndüm ve “Satmayacaktık o Toros’u” dedim.

Advertisements
This entry was posted in yazılama. Bookmark the permalink.

Yapıştır!

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

w

Connecting to %s